|
Dünyanın
Durduğu Gün....
SON PERDE KAPANMADAN
ÖNCE "ÖLÜM DEMEK BÖYLE BİR ŞEY !" DEDİRTEN
BİR AN GELİYOR VE TESLİM OLMAKTAN
BAŞKA ÇARE KALMIYOR ... VE BİR MUCİZE
GEREKİYOR
Bodrum'da geçirdiğimiz kısa bir
tatilden sonra yazlık evimize, Teos'a dönmüştük. Bir süre sonra İstanbul'a
doğru yola çıkacaktık. Bahçenin çimlerini kesmiş ve ağaçları budamıştım.
Havalar hala denize girilecek kadar güzeldi. 15 Ekim 2008 gecesi bir film
izledikten sonra uyudum. Sağlığımda hiç bir anormallik yoktu. Sabaha karşı
mide ve karın ağrısı ile uyandım. Özlem mide için bilinen ilaçları verdi.
Ağrı giderek şiddetleniyordu. Bana kalsa sancıların geçmesini
bekleyecektim ama Özlem beni arabasına koyduğu gibi Seferihisar'daki
hastanenin acil servisine götürdü. İlk analizlerde pankreas ile ilgili
sorun olduğu anlaşıldı ve oradaki olanaklar kısıtlı olduğundan İzmir'deki
9 Eylül Üniversite hastanesine doğru yola çıktık. Acil servisin kapısından
girerken burada 20 günü yoğun bakımda olmak üzer tam 35 gün kalacağımı
aklıma bile getirmemiştim !
Pankreas'ta yaygın iltihap
başlamış ve kana karışarak enfeksiyon oluşturmuş ve beni 24 saat içinde
komaya sokmuştu. Ardından pankreas iltihabı böbreklerimi de etkileyip akut
böbrek yetmezliğine neden olmuş ve uzun süre diyaliz makinesine bağlanmamı
gerektirmişti. Hastanenin yoğun bakım servisinde yaşamla ölüm arasında bir
savaş vermeye başlamışım. Doktorlar mesleki yakınlık duygusuyla Özlem'e
daha açık bilgiler vermeye ve "artık her şeye hazırlıklı olmalıyız.."
demeye başlamışlar. Bunun anlamı da ölümün yakın bir risk olduğunu
göstermektedir. Yoğun bakımda geçen pek çok olayı sonradan anlattıklarında
şuursuz haldeki bir insanın ne saçmalıklar yapacağını görüyorum !
29 Ekim gününde geçtiğini
sonradan hesapladığım kara bir gün yaşadım. Sadece tavanı gördüğüm yoğun
bakım odasında ağzımda ve burnumda takılı hortumlar ve aletlerle
yatıyordum. Ellerimle hortumları çıkartmaya uğraştığımdan beni yatağın
kenarlarındaki demirlere bileklerimden bağlamışlardı. Giderek nefes almam
zorlaşıyordu. Yoğun bakımda yaşamı cihazlar ayarlıyor ve gerekli olan
yardımı yapıyorlar ama nefes alamıyordum. Civarda bana yardımcı olacak
kimseyi göremiyor ve bilinçsiz bir ruh haliyle "işte ölüyorum.. demek ölüm
anında bunlar oluyor. Neden acısız ve durgun bir ölüm yok ki !" diye
çırpınıyordum. Tatilde Özlem ile Bodrum kalesinin surları dibindeki park
kanepelerinde oturmuş limanı seyretmiştik. Lacivert denizin durgun yüzünü
arada bir köpürten tekneler yanaşıyordu. İşte ölümü kabul ettiğim zaman
hep gözümün önünde bu sahne canlandı. Park kanepesinde Özlem'e sarılmış
canlı bir yaşamı bırakıp gittiğimi hissediyordum.
Yoğun bakım servisinde görüşmeyi
sağlayan simgelerin olduğu kartlar vardı. Her harfin üzerinde bir resim
vardı ve hasta bunları işaret ederek mesaj yazdırabiliyordu. Örneğin Martı
kuşunun "M" harfini belirttiğini kartta görüyorduk. Öleceğimi ve hayattan
koptuğumu hissettiğim o gece Özlem'e söyleyeceğim ne kadar çok şey
olduğunu düşünüyor ve hiç olmazsa bir hemşire çağırıp karttaki simgeleri
gösterip ona son bir mesaj göndermek istiyordum ama en ufak işareti
vereceğim veya birini çağıracağım enerjim yoktu. O sırada en fazla buna
üzülüyordum. Benden sevdiğim insan son bir ses duymadan soluklarım
kesilecekti. Daha sonra öğrendiğime göre yaşam izleri azaldığı bir sırada
beni uyutmuşlar.
Üniversitenin benimle ilgilenen
tüm doktorlarının ve ilgili kişilerinin defalarca belirttikleri gibi bir
mucize gerçekleşmiş ve yoğun bakımdan sağ çıkmışım. Pankreatit hastalığı
yetmezmiş gibi pnömoni (zatürre) ve solunum yetmezliği ve ardından fizik
tedavi gerektiren hareketsiz kalmak başıma musallat olmuştu. Uzun süre
yoğun bakımda kalınca kaslar eriyor ve insan yürümeyi başaramıyor. 9
Eylül hastanesinde 35 gün sonra taburcu olurken ayakta durmayı becermiştim
ama henüz 1 basamak merdiven bile çıkamıyordum. Son derece halsiz,
keyifsiz, enerjisi tükenmiş biriydim ama doktorlara göre bir mucize
yaşamış bir hastaydım.
Mucize asla tek başına
başarılmış bir yaşam olayı değildir. Yoğun bakımda yatağım uzun bir
koridoru görebildiğim bir yerdeydi ve ziyaret saatlerinde gelenleri
izleyebiliyordum. Hareketsizdim ama bilincim yerindeydi. Saatlerin ve
günlerin bitmek bilmediği hastane atmosferinde ziyaret saatini iple çeker
olmuştum. Artık ağzımda ve burnumdaki hortumlar alınmıştı. Koridorun
ucundaki kapı ziyaret saatinde açılıyor ve bir bendin ardından taşarak
akıp gelen akarsu gibi ziyaretçiler hızlı adımlarla koğuşa giriyorlardı.
Onların en önünde hep Özlem olurdu. Özlem yoğun bakıma alındığım zaman ilk
iki günü hastanenin otoparkında arabasının içinde uyuyarak geçirmişti.
Daha sonra Teos'taki dostlarımın hastane civarındaki evlerinin anahtarını
alarak kalacak bir yer edinmişti. Hastanede müthiş denecek kadar başarılı
yoğun bakım servisi vardı ama iyileşmemi sağlayan nedenler arasında
Özlem'in sağlık mesleğinden olması kadar bana şefkat ve sevgi ile bakması
ve yaşamda tutmayı başarmasını unutamam. Mucizeler asla tek kişinin eseri
olamaz ve yaşamda en önemli horoskop talihi mucizeyi paylaşacağımız hayat
ortağımızın olmasını sağlayacak kaderdir. Serviste yatarken kocalarının
yanında hiç bir reaksiyon veya ruhsal tepki göstermeden oturan eşleri
görüyordum. İnsanı hastalıktan kurtaran mucizenin nasıl oluştuğunu asla
bilmeyecek insanları gördükçe sevginin neden en önemli Tanrısal ödül
olduğunu anlıyorum.
Hastalığım sırasında sağlığıma
kavuşmama yardımcı
olan 9 Eylül hastanesinin tüm ekibine, Teos ve İzmir'deki
dostlarıma, büyük ilgi gösteren ve destek olan Denizcilik camiasına ve
meslektaşlarıma, astroloji dünyasında tanıdığım ve yoğun ilgi
gösteren ve dualarını eksik etmeyen okurlarıma teşekkür ederim.
|